Çoğumuz doğa yasalarının mutlak olduğunu varsayarız. Örneğin, “kütle sabittir, asla değişmez” yorumunu doğru kabul edebilirsiniz. Ama aslında işler tam olarak öyle değildir.

“Dönen bir topun kütlesi, dururkenki kütlesiyle aynıdır” — evet, bu doğrudur. Bu yüzden de “kütle hızdan bağımsızdır” yorumu ilk bakışta doğru gibi görünür. Fakat 1905 yılında Albert Einstein, Zur Elektrodynamik bewegter Körper (Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine) adlı makalesinde özel görelilik teorisini yayımladı. Bu teori, özellikle ışık hızına yakın hızlarda fiziksel büyüklüklerin nasıl değiştiğini inceledi.

Bu teoriye göre, bir cismin hızı arttıkça, o cismi daha da hızlandırmak için gereken enerji de artar. Ve bu enerji artışı, cismin eylemsizlik kütlesinde bir artışa neden olur. Kısaca: Kütle, hareketle birlikte değişebilir.

Bu fikir, parçacık hızlandırıcılar sayesinde deneysel olarak da doğrulandı; kütlenin gerçekten de hareketle ilişkili olarak arttığı gözlemlendi.

Doğru yasa şu şekildedir: Bir cisim saniyede 160 kilometreden daha düşük bir hızla hareket ediyorsa, kütlesi milyonda bir doğrulukla sabittir. Bu, yaklaşık yapıda geçerli bir yasadır. Dolayısıyla yeni yasa, pratik açıdan önemli bir fark yaratmaz. Bu durumda hem “evet” hem de “hayır” doğrudur. Olağan hızlarda, eski yasayı unutur ve sabit kütle yasasını iyi bir yaklaşım olarak kullanabiliriz. Ama yüksek hızlarda yanılırız — ve hız arttıkça, yanılgımız da büyür.

Felsefi açıdan bakıldığında, yaklaşık yasa kullanmak tümden yanlıştır. Kütle yalnızca azıcık bile değişse, doğayı görüş tarzımız temelden değişmelidir. Çünkü bu, yasaların ardındaki düşünceye, felsefeye özgüdür. Bazen çok küçük bir etki bile, düşüncelerimizde derin değişiklikler gerektirir.


  • Newton yasaları: Düşük hızlar için geçerlidir.
  • Einstein’ın görelilik yasaları: Işık hızına yakın hızlar için.
  • Kuantum mekaniği: Atom altı ölçekte işler.
  • Kuantum kütleçekim kuramı: Henüz tamamlanmamıştır bile.

Yani doğa yasası sandığımız şeyler, sadece duruma bağlı modellerin “ideal”e en yakın örnekleridir. Çünkü:

“Teoriler, doğayı açıklamak için kurulan modellerdir. Gerçekliğin kendisi değil, ona en yakın yaklaşımlardır.”

Kısaca söylemek gerekirse; yasa kurmak, gerçekliğin ta kendisi olmak demek değildir. Ama bunu sık sık unutuyoruz. Ve sadece fizikte değil…


Peki, en mutlak ve tartışmasız görünen bir bilim dalı olan fizikte bile bu kadar çok ortam, şart uygunluğu ve idealizasyon sorunu varken — karmakarışık ve fizikten çok daha az bildiğimiz insan doğası konusunda neden bu kadar net, katı ve yargılayıcı yasalar kuruyoruz?

  • Yalnızsa, sevilmediği için yalnızdır.
  • Sınava üç kere girdiyse, üniversiteyi kim bilir kaç senede bitirir.
  • Duygularını bu kadar büyütmeseydin, şimdi böyle olmazdı.
  • Bu kafayla devam edersen, seni kimse ciddiye almaz.
  • Senin gibi biri için bile bu kadarı fazla.
  • Şu bölümü okursan işsiz kalırsın.
  • Sevgini belli etme, bunu sana karşı kullanırlar.
  • Bu kadar küçük bir şey için kahrolduysan, dünya seni mahveder.
  • Bu yaşına kadar bunu öğrenememiş mi?
  • Her şeyi çok abartıyor.
  • Sen çok büyütüyorsun, herkesin başına gelebilir.
  • Bu kadar zorlanman normal değil, herkes kolayca yapıyor.
  • Aslında değer vermiyor, sadece kullanıyor.
  • Hep kendi derdinde, başkalarını hiç düşünmüyor.
  • Gittiği her yerde bir adım geride kalıyor.
  • O kimseyi sevmez, seni de sevmeyecek.
  • Mutsuzluk ve içe çekilmek kötüdür.
  • Bu uyku düzeniyle hayatın yoluna girmez.
  • Şu insanları kovalamalısın ki sana yarar sağlasınlar.
  • Günde 9 saat çalışmazsan geri kalırsın.
  • Bu kadar zaman geçti, hâlâ orada mısın?
  • Senin hiç arkadaşın yok mu? Yani asosyal misin? Bu çok kötü.
  • Çok zayıfsın, öğünlerini artırman lazım. Seni kimse sevmez.
  • Bir şeyleri çok düşünüyorsun, bu seni sadece depresifleştirir.

Bu cümlelerin hiçbirinin arkasında ölçüm, geçerlilik sınaması veya doğrulanabilirlik yok. Sadece tekrar edilmiş, kabul edilmiş, yerleşik yargılar var. Benim deyişimle: İdeale teğet bile geçmeyen yasalar.

Her teori kendi koşulları altında bir yaklaşımdır. Bilim, belirsizliği saklamaz — ölçer ve modellerine dahil eder. Böylece gerçeğe yaklaşır.

İnsan hayatıysa çok daha karmaşık: Geçmiş deneyimler, duygusal yoğunluklar, kültürel kodlar, biyolojik farklılıklar… Ama biz yine de başkalarını başarısız, uygunsuz ya da yanlış ilan ederiz.

Bir cismin kütlesine eklenen enerjiyi ölçmek için gösterdiğimiz sabrı, insanın iç dünyasındaki değişkenleri anlamak için de göstermemiz gerekir. Ama bence bu hem imkânsızdır, hem de gereksizdir. Çünkü her bireyin yasasını yalnızca kendisi keşfedebilir. Sadece kendi ölçümlerini kendisi yapabilir. Belki biraz da, izin verdikleri insanlar…

Aslında insanın benliğinin nasıl çalıştığına dair gerçeği, sadece belirli bir yargı çerçevesine sıkıştırmak, o gerçeği küçümsemektir.


Ve bazen de diyorum ki… Keşke bir yıldız olsaydım. Uzaklardaki bir yıldız.

Ve keşke yıldızların uzaklığını ölçmek için kullanılan dört yöntemden biriyle bana yaklaşsalardı.

Yakındaysam paralaks yöntemiyle, Biraz daha uzaktaysam fotometrik ölçümle, Daha da uzaklardaysam tayf analizleriyle…

Belki de sadece “yaklaşık” olarak ölçülebilen o gerçeklik, hakkımda yapılan yorumlardan beni çok daha iyi yansıtırdı.