Emekçiye unutturulan gerçeklik
Türkiye’de emekçi sınıf, yalnızca fiziksel değil, zihinsel ve duygusal olarak da sınırlandırılmış durumda. Bu sınırlar, doğrudan şiddetle değil, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra, bir “normal” olarak inşa edildi. Başörtüsü yasağından Deniz Gezmiş’in idamına, fikrini açıkça söyleyen insanların cezalandırılmasına kadar uzanan geniş bir geçmişin mirası bu. Her seferinde toplum bir mesaj aldı: “Konuşursan bedel ödersin.” Bu mesaj bireylerin belleğinde değil, toplumun ruhuna kazındı. Bu yüzden korku, artık dışarıdan gelen bir baskı değil — içeride, zihnimizin içinde yaşayan bir refleks.
Emekçi sınıf, ellerinde kaybedecekleri bir şey varmış gibi hissettiriliyor. Oysa çoğu emekçi zaten yaşaması gerekenin çok altında bir yaşam sürüyor. Daha iyisini hiç görmediği, tahayyül edemediği için, elindekini “varlık” sanıyor. Gerçekte sahip olmadığı şeyleri kaybetme korkusu, onu susturuyor. Bu da iktidarın en büyük kozuna dönüşüyor: Sessiz kalanı yönetmek kolaydır.
Bu sessizlik, yalnızca yukarıdan aşağıya bir baskının değil, yatay ilişkilerin de ürünü. İnsanlar zamanla sadece devletten değil, birbirinden de korkar hale geldi. Aynı mahallede yaşayanlar, aynı fabrikada çalışanlar, aynı otobüste dirsek temasında bulunanlar… herkes birbiriyle göz göze gelmekten çekinir oldu. Çünkü kimse yalnız öne atılmak istemez. Tıpkı bir sınıfta öğretmenin “3 + 2 = 9” dediği anda, herkesin bunun yanlış olduğunu bilmesine rağmen ses çıkarmaması gibi… Kimse ilk olmak istemez. Herkes, sessizliğin içinde yalnız kalmaktan korkar. Böylece yanlışa ses çıkarılmaz ve sonunda kişi kendinden bile şüphe eder.
Genç kuşaklarda bir uyanış ihtimali elbette var. Fakat orada da başka bir tuzakla karşı karşıyayız: Yüzeysellik. Twitter’da, sosyal medyada kendini çok özgür ve çok bilinçli sanan bir kuşak var gibi görünüyor. Ama bu özgürlük, çoğu zaman fikirlerin değil imgelerin özgürlüğü. Derinlemesine düşünmeden, yalnızca en uçta olanı destekleyerek “en özgür ben olurum” sanan bir refleks. Mesela Konya’daki su sorununu gündeme getirirken, mısır eken çiftçiye hakaret eden gençler görüyorum. “Çiftçiler okumamış, iktidarın kölesi” deyip geçiyorlar. Ama mesele bu kadar basit değil. Konya’daki çiftçi mısır ekmesin, tamam — peki kim ekecek? Kim bizim gıdamızı sağlayacak? Su sorunu varsa çözüm, insanları yargılamak değil; çiftçiyi bilinçlendirmek, üretimi bölgesel olarak yeniden planlamaktır. Sorunu değil insanı hedef alırsan, çözüm değil kaos üretirsin.
Toplumsal dönüşüm, insanları suçlayarak değil; onların hikâyelerini anlamaya çalışarak başlar. O yüzden özgürlük sadece konuşabilmek değil, kimin söylediğine değil, ne söylediğine kulak verebildiğimiz gün — işte o gün bir şeyler değişmeye başlar.
Ve belki de en başta söylediğim yere geri dönerek bitirmeliyim: Gerçek dönüşüm, düşünce özgürlüğüyle başlar. Ama o özgürlük, sadece yasal bir hak değil — bir kültür, bir alışkanlık, bir pratik olmalı. Emekçinin gücü; yalnızca kas gücünde değil, fikrini savunabildiği, itiraz edebildiği, kendini duyurabildiği anlarda yeniden doğacaktır.