Aile, Sığınak mı Yoksa Yeni Bir Etap mı?
Gözümüzü açtığımız andan itibaren, adı konmamış bir yarışın içine doğuyoruz. Kimse başlangıç çizgisini hatırlamıyor, kimse bitiş çizgisini görmüş değil. Ama herkes koşuyor. Terli, telaşlı, suskun ama hızlı. En iyi okullar, en doğru işler, en çok kazanç… Hepsi birer etap bu büyük pistte. Ancak kimse sormuyor: Ne uğruna ve kiminle birlikte?
Hayat bu kadar ivmeli ilerlerken, hepimiz içten içe bir şey bekliyoruz: Güvenli bir durak, bir nefes alanı, bir sığınak… O sığınağın adı çoğumuz için “aile” olmalıydı. Yarışta düşen dizimize yara bandı yapıştıran, gözlerimizin içine bakıp “önemli olan senin iyi olman” diyebilen bir ses… Ama ya o ses, tam da bizi en çok yaralayan sesse?
Sanayi devriminden bu yana şekillenen sistem, yalnızca üretkenlik üzerinden tanımlanabilen bir insan modelini dayatıyor. Artık işlevsel yanlarımızla varız. Duygularımız bile ölçülebilir, kategorize edilebilir birer veri gibi. Ve bu yabancılaşma dışarıyla sınırlı kalmıyor; en mahrem alanımıza, evlerimize, ailelerimize kadar sızıyor.
Aile, bir takım olmalıydı. Ama birçok ailede gördüğüm şey şu: bu takım, ruhları birleştiren bir dayanışma değil, tek bir ruhun hâkimiyetinde şekillenen bir hiyerarşi hâline gelmiş. Özellikle baskın ebeveyn figürlerinde —çoğu zaman annede— tüm bireyler onun ruhunun bir uzantısı gibi görülüyor. Çocuklar, ebeveynlerinin eksik bıraktığı hayallerin taşıyıcısı ilan ediliyor. Bu, bir “biz” duygusu değil; bastırılmış bireylerin oluşturduğu sahte bir düzen.
Ve böyle bir düzende, insan kendini kendi ailesinin içinde değil; dış dünyada, kalabalıklar arasında daha “gerçek” hissedebiliyor. Bu, iç burkan bir çelişki. Toplum seni başarına göre seviyor, düşersen sırtını dönüyor. Aile ise tüm bu illüzyonun dışında kalmalıydı. Her hâlinle sevilmenin, karşılıksız var olmanın yeri olmalıydı.
Oysa bugün birçok aile, sistemin ajanı gibi çalışıyor. Sınavlar, puanlar, başarılar; evin içindeki konuşmalar bile artık bu temalarda dönüyor. Çocuk bir birey olarak değil, bir performans olarak var oluyor. Bireyin iç sesi değil, dış dünyaya uygunluk düzeyi konuşuluyor. Ve bu durum sadece bugünü değil, geleceği de zehirliyor. Çünkü farkındalığı olmayan ebeveynler, kendi çözülememiş travmalarını çocuklarına miras bırakıyor.
Aile, toplumun gerçek dışı sesine karşı “gerçeklik” duygusunu hatırlatabilmeliydi. “Sen değerlisin” cümlesi yalnızca başarıya değil, varoluşa dayanmalıydı. Aile, seni şekillendiren değil, senin şekillenişine saygı duyan bir alan olmalıydı.
Peki ne yapacağız? Sistemin tümünü değiştiremeyiz belki. Ama kendi küçük dünyamızı, içsel takımımızı yeniden kurabiliriz. Bunun için yalnızca bir kişiye ihtiyaç var: kendimiz. O sesi duyan, ayıran, süzgeçten geçiren kişi… Aileyi düşman ilan etmeden ama kendini de feda etmeden. Yargılamadan ama farkında olarak. Çünkü kendini tanıyan biri, başkasının sınırlarına da saygı duymayı öğrenir.
Büyümek, sadece evden ayrılmakla olmaz. Gerçek büyüme, zihinsel duvardan özgürleşmekle başlar. Ailenin bizim üzerimizde kurduğu ruhsal egemenliği fark ettiğimiz an, içimizdeki dönüşüm de başlar. O annenin ruhu, senin ruhun olmak zorunda değil. O babanın korkuları, senin kimliğinle bütünleşmek zorunda değil. Bu bir ayrışma değil, bir olgunlaşmadır.
Aile bizi hâlâ sınavlarla, başarılarla, başkalarının çocuklarıyla kıyaslıyorsa… onların oyununun bir parçası olmak zorunda değiliz. Ama bu isyan değil. Bu, sessiz ama kararlı bir farkındalık.
Çünkü bazen kurtuluş, yüksek sesli bir devrimle değil; içten içe, sakin ve bilinçli bir geri çekilişle başlar.
Ve belki bir gün, koşmayı bıraktığımızda, birinin de bize doğru yürüdüğünü görürüz. Maskesiz, beklentisiz, sadece kendimiz olduğumuz için. İşte o zaman anlarız ki : Yarış bitmiş ve biz hayattayız.