Bugün tarımda suyu konuşuyoruz; ancak suyu kimin kullandığını, neden kullandığını ve bu kullanımın bedelini kimin ödediğini yeterince konuşmuyoruz. Tarımda su verimsizliği denildiğinde, parmak çoğu zaman çiftçiye doğruluyor. Sanki çiftçi elindeki hortumu keyifle açıyormuş gibi, sanki suyu fazla kullanmak onun bilinçli tercihiymiş gibi bir algı dolaşıyor. Oysa gerçek çok daha sade ve çok daha serttir: Çiftçi suyu isteyerek değil, mecbur kalarak kullanır. Çünkü su pahalıdır, çünkü zaman pahalıdır, çünkü mahsul kaybı romantik bir risk değil; bir yılın, bazen bir hayatın kaybıdır.

Bugün bir buçuk litre su yirmi lirayken, o suyla yetişen buğdaydan yapılan ekmek on liradır. Bu çelişki bir matematik hatası değildir; tarımın nasıl sistematik biçimde değersizleştirildiğinin açık bir göstergesidir. Çiftçi bu denklemde kaybetmeye mahkûmdur ve kaybetmemek için “çok su–çok verim” gibi basit bir inanca değil, hayatta kalma refleksine yaslanır. Bu nedenle mısır ekiliyorsa, bu bir cehalet meselesi değil; ekonomik bir zorunluluktur. Buğday ekmek istemeyen çiftçi yoktur, ancak buğdaydan geçinemeyen çiftçi çoktur.

Bu bağlamda “bunu ithal edelim” önerisi teknik bir çözüm gibi sunulabilir; ancak bu, toprağıyla geçinen bir ülkeye söylenebilecek en tehlikeli cümlelerden biridir. Tarımda ithalat yalnızca ürün almaz; bağımlılık satın alır. Hollanda örneği sıkça anılır; evet, saygı duyulacak bir tarım sistemi vardır. Ancak iklimin, toprağın, mülkiyet yapısının, kamu desteklerinin ve risk paylaşımının bu denli farklı olduğu bir ülkede bu modeli birebir taşımak gerçekçi değildir. Dahası şunu da açıkça ifade etmek gerekir: Türkiye’deki ortalama bir çiftçi, aynı imkânlar sağlandığında, bugün örnek gösterilen birçok üreticiden daha iyi tarım yapabilecek bilgiye ve sezgiye sahiptir. Çünkü bu topraklarda çiftçilik bir meslekten öte, nesiller arası bir sezgidir.

Çiftçi toprağı tanır. Toprağın susuzluğunu kokusundan anlar. Tarlasının ne zaman su istediğini takvimden değil, rüzgârdan bilir. Bugün teknolojinin “yeni” diye sunduğu pek çok yaklaşım, çiftçinin sahada yıllardır geliştirdiği altıncı duyunun kurumsallaşmış hâlidir. Sorun çiftçinin bilgisi değildir; sorun bu bilginin sistem tarafından görülmemesi ve değersizleştirilmesidir.

Eğer gerçekten su verimliliği konuşulacaksa, önce adil gelir konuşulmalıdır. Ürün değerlenmeden suyu kısmak ahlaki değildir. Risk tamamen çiftçiye aitken, tasarruf talep etmek gerçekçi değildir. Suyu korumak istiyoruz; ancak bunu çiftçiyi suçlayarak değil, onu ortak kabul ederek, dinleyerek ve birlikte çözüm üreterek yapmak zorundayız. Çünkü tarım yalnızca üretim değildir; tarım bir ülkenin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden bir ülke, eninde sonunda suyunu da kaybeder.